Uyandın ya
Aç pencereni!
Güneşi solu iliklerine kadar.
Rüzgarı em iliklerine tüm benliğinle
Kavur, kavrul tınısıyla
Her gün başlayan hayatın.
Uyandın ya
Koş dışarı!
Kelebek kanatlarıyla uçamasan da
yumuşak adımlarla tanı hayatı
Uyandın ya
Aç pencereni!
Güneşi solu iliklerine kadar.
Rüzgarı em iliklerine tüm benliğinle
Kavur, kavrul tınısıyla
Her gün başlayan hayatın.
Uyandın ya
Koş dışarı!
Kelebek kanatlarıyla uçamasan da
yumuşak adımlarla tanı hayatı
Eski mahallemizden geçip aylar yıllar sonra eskiden müdavimi olduğumuz yerlerde dolaşınca ve tesadufi olarak eski bir mail hesabımdaki fotoğraflarla karşılaşınca çok başka yerlere gittim bu aksam.
Onca yılı başkası yaşamış, onca insanı başkası sığdırmış yüreğine sanki.
Son yıllarda öyle kalabalık ama öyle tek hissediyorum ki size anlatamam. Şu iskele kadar uzağım... kime mi? Sana, ona, buna, bazen bana... başkası gibiyim. Özlüyorum itiraf edeyim. Kimi mi? Seni, onu, bunu, bazen beni... subaşında duran kediyi, güneşi... şairi, şiiri, arıza yı.. LA yı, sonra diyorum ki kendime : Çok ağır geliyordu, böylesi daha iyi oldu. Ne mi ağır geliyordu? Sen, o, bu, ben... dizeler, satırlar, yanılsamalar, üç noktalar, parantez içleri.... satır sonuna sığmayan sözcükler, "büyük harfle başlaman gerek" zorunluluğu, yazar ve yazdıkları, sahneleyenler, sahnenin karşısındakiler... oyunun sonuna kadar kimsenin patlayacağını bilmediği kırmızı balon... ön sırada uyuklayan amca, yanında gözyaşlarına hakim olamayan teyze... sahneye çıkıp da seyirci yokmuş gibi şarkı söyleyen Teoman, konser alanında ordan oraya koşturan koştururken ayağının altındaki papatyaları görmeyen Süperman, Moda sahili, dalga kıran, Her konserine gittiğimiz Feridun. Telefonun çağrısındaki The Wall... üniversitenin spor salonunda kendisini ilk defa dinleyenlere şarkı söyleyen Tual... dans seçmelerinde hak etmediği halde ekibe seçilen o uzun boylu kız. Sarapların yanındaki çekirdek, Mujganin kucağındaki kova... yer sofrasında yenilen biber dolması, kapı çalındığında karşımda duran iğde ve çilek... pembe panter...
Bahar festivalleri, konserler, tiyatrolar, Kalamış.... deneme bilim merkezi... Maltepe karakoluna bakan gökyüzü...
Dedim ya geçmişe yolculuk yaptım bu gece... o yüzden sanırım uykum kaçtı yoksa içtiğim filtre kahvenin etkisi mi bu?
Hepsini nasıl da hatırladım ki... niye hatırladım ki... yine ağır geldiler.
Bitmesi gerekti...
Bitti.
Ardına bakmaya cesareti var mıydı,
baksa kalır mıydı?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim tek şey
suyu çekilmiş bir nehirden arta kalan
derin çatlaklardık topraktaki.
Durgun, kabullenmiş, tüketmiş
(tüketirken tükenmiş)
Yan yana ama ayrı...
yaralarımız derindi
kırmızı, sancılı, tükenmez.
Birbirinden farklı kıvrımları vardı yara izlerimizin
ve...
Gitmesi gerekti.
Gitti.
Allı morlu hayaller satarım
Siz şehrin kaosunda kaybolmuşlara...
Kiminiz hiç fark etmez sergimdekileri
Kiminiz de dalar gider ufuklara.
İçi boş, sahte
mutluluklar vaat etmem size.
Asılsız yalanlara hiç meyletmem
Deniz aşırı memleketlerin
Sonsuz mavilikleri var derim,
Adı sizde, tadı dilinizde
Hayallerim var benim,
Allı morlu hayaller satarım.
Siz kendi labirentlerinde
Oradan oraya savrulanlara...
Kiminiz fark etmez elindekileri
Kiminiz her şeyini verir elimdekilere.
Geceye bir sır verdim
Rüzgar dindi birden
Kuşlar lal kesildi
Ay tabak gibi parladı gökyüzünde
Öyle herkesten de gizli değil ha...
Bir sen bilmiyordun.
Yahut bilmezden geliyordun.
Yoksa cümle alemin dilinde.
Ne gece sakladı sırrımı
ne elalem sustu
ne sen duydun!
Varsın, dolunay olsun bu gece sırrım
Yankılansın yeryüzünde
Şavkı düşsün yine dilden dile...
Ben bir hayale sığınırım
Yokluğunla ısınırım
Sen mışıl mışıl uyu. Melekler su içsin rüyalarından
Kütüğüne kayıtlıların kalp sızıları ilee ters orantılıdır adı Günyüzü'nün. Boz, buruk, yorgun taşlarını kırıp Yeni betonlar diktiler...